Ulkudas.Blogspot.Com ile Yayındayız!

10 03 2008

Değerli okuyucularımız!

Türkiye’den Bir wordpress üyesi bir bloga hukuki nedenlerle koyulan erişim yasağı nedeniyle bizim de sitemiz bu yasaktan etkilendi. Yayın hayatımıza ulkudas.blogspot.com adresli sayfadan devam etme kararı aldık.

Ulkudas.Blogspot.Com

İlgilenen herkese duyurulur.

Ne Mutlu Türküm Diyene!





Türkçe Demek

14 06 2007

Türkiye’de birçok şive ve ağız vardır, ama en gelişmişi; en kullanışlısı ve söz varlığı en çok olanı İstanbul Türkçesidir. Bugün, yaşayan dünya Türklerinin de en az yarısı İstanbul Türkçesini anlar ve konuşur… Öteki yarısında da çeşitli yollarla İstanbul Türkçesinin yaygınlaştığını biliyoruz. Sadece Ahmet Yesevi Üniversitesi ve yan etkinlikleri 50.000 kişilik bir alanda İstanbul Türkçesini öğretme çabasındadır.

Çeşitli vakıflar ve ortaklıkların ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın etkinlikleri ile yayınlarını beğensek de; beğenmesek de Türkçe yayın yapan TV’ler de bu anlamda olumlu katkılar sağlıyorlar.

 

Türkiye’de de birçok kişinin öteki Türk lehçe ve şivelerini anlar ve konuşur durumda olduğunu biliyoruz… Türkler arasında birbirlerinin lehçe ve şivelerini anlayanların oranı ve anlayanların anlama oranı çoğaldıkça “ortak Türkçe alanımız” oluşacaktır. Bugünkü sayısı 200 milyonu aşan Türk Dünyası’nda oluşacak böyle bir alanın Türk’ün yeniden doğuşunda en önemli ortam olacağı açık bir gerçek…

ÜZÜNTÜ VERİCİ
Son derece olumlu bu gerçekliğin yanında; üzüntü verici bir gelişme de var…
Türkiye’de ne yazık ki sömürge olmayan ya da sömürgelikten yeni kurtulmuş olmayan hiçbir ülkede olmayacak bir sapkınlık var:
“Yabancı dilde eğitim sapkınlığı.”

Milletimizi oluşturan ana değer olan Türkçemize bundan daha büyük kötülük yapılamazdı… Yapılıyor ve yaygınlaşıyor…

Öğrencilerimizin bilimin ürettiklerini kavramalarını zorlaştıran ve bilim zihniyetinden uzaklaşmalarına yol açan bu uygulama tam anlamıyla bir “milli suçtur.”

Sapıklık sözünü kullanmamak için sapkınlık dediğim bu saçmalıktan bir an önce dönülmelidir.
Türkiye’de İstanbul Türkçesinden başka hiçbir dile hiçbir eğitim kurumunda izin verilmemelidir.

 

Evet, derhal, hemen, bugünden başlayarak bu uygulama kaldırılmalıdır.
Türk Milliyetçisi için birinci görev, Türkçeyi savunmak ve korumaktır. Yasa yapmak gücünü elde eder etmez, ilk yapılması gereken
“Türkçe Temel Yasası”nı çıkarmak olmalıdır. Bu yasa içinde, eğitim konusundan başka işyerlerine yabancı ad koymak işini de içine alarak Türkçenin yozlaştırılmasına karşı bütün önlemler alınmalı ve yasa ödünsüz uygulanmalıdır.
Türkiye sınırları içinde yaşayan yurttaşlar istedikleri dil, lehçe, şive ve ağızdan istedikleri gibi kültür ve sanat etkilikleri yapsınlar…

ANCAK!
Eğitimde, haberleşmede, yazışmalarda, İstanbul Türkçesinin en güzel biçimiyle kullanılmasını sağlamak devlet olmanın gereği ve Türkiye yurttaşı olmanın gerektirdiği bir borçtur.

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar analarından, babalarından öğrendikleri dil, lehçe, şive ve ağız ne olursa olsun, ortak dilimizin İstanbul Türkçesi olduğunun bilincinde olmalıdırlar.

Milli kültürümüzün en önemli iki temelinden birisi dildir ve bu dil Türkçedir. Türkiye Türkleri için İstanbul Türkçesi…

 

İstanbul Türkçesi dışındaki dil, lehçe, şive ve ağızlar bizim alt kültür değerlerimizdir. Onlara ne karşı olmak, ne de onların yok olmasını istemek söz konusu değildir. Ama bilinmelidir ki yurttaşlarımızın bireylik başarılarının yolu İstanbul Türkçesini iyi konuşmaktan geçer…
Türkiye’de İstanbul Türkçesinin dışında bir ortak dil oluşturma çabaları ne anlamlı, ne de yararlıdır. Olabilirliliği olmayan boş uğraşlardır.
Önce Türkiye’de İstanbul Türkçesi tam egemen olmalıdır ki; onu dünya Türklüğünün ortak anlaşma Türkçesi yapma amacı anlamlı olsun…
Bu çabalar içinde olanlar da; öteki edebi Türkçelere saygıyla yaklaşmalıdırlar.
Türk Milliyetçilerinin hiç unutmamaları gereken bir gerçek vardır: Türk demek, Türkçe demektir.

 

N. Kemal Zeybek

 

http://www.aygazete.com/Anasayfa.php?2704





Firar Geceleri – AHMET YILMAZ

26 05 2007

Firar Geceleri…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Gündüz yavuklumuzun yanına gideceğiz diye, özene bezene cilaladığımız çizmelerimizi kirletmenin zevkini tadarak bir başka gezerdik yurttan kaçtığımız firar gecelerinde.
Gözlerimiz ışıl ışıl, delikanlıca…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Bekçiye gözükmeden. Sessizliği kıskandıracak kadar sessizce, ama bir o kadar da erkekçe.

Aramızda topladığımız son harçlıklarımızla fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek alır, koşar adım dönerdik yurda, gizlice…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Maksat yeşillik olsun, iş olsun, muhabbet olsun diye. Gömleksiz gravat takar, altına da şalvar giyer gezerdik. İsyan karası firar gecelerinde sevda türküleri söyler, şiirler yazardık sevgiliye, sevgiliye…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Sevdalıydık. Kındaki kılıç,beldeki hançer, duvardaki mavzer kadar sevdalıydık. Heee… Kimine göre de deli. Ama bilmiyorlardı ki; hepimiz birer sevgi militanı, hepimiz birer gül dalıydık…

Kaçardık, kaçardık pencereden bazı geceler.

Eğer evden paramız yeni gelmişse, bir tek sigarayı. bir tek sigarayı üç beş arkadaş paylaştığımız nikotinsiz gecelere inat, sigara tazeler sabahlardık. Bazen terminalde, bazen garda.

Sabah ezanının hemen sonrasında günün ilk ışıklarıyla birlikte gelirdi meram ekspres. Gözleri uykudan kanlanmış yolcularla dolardı, gar kahvesi ve simitçinin önü. Bizler yerimizde duramaz, sabırsızlıkla beklerdik trenin hareket düdüğünü.

Az sonra hantal lokomotif homurdanır, ihtiyar raylar gıcırdarken; bizler, yüzümüzde o muzip öğrenci gülümsemesi, el sallardık kimsesiz yolculara; belki, belki hayra gireriz diye…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Dertleşmek için. Kimi yapamadığından, kimi utanıp sıkıldığından, kimi de anlatma ihtiyacı hissetmediğinden anlatmazdı belki ama, kim ne derse desin en güzel sevdaları biz hep o dönemlerde yaşadık.

Kerem ile Aslı’yı, Ferhat ile Şirin’i, Leyla ile Mecnun’u, Madam Bovari’yi, Doktor Jivago’yu ve hatta, ve hatta Şekspir’in Romeo ile Juliet’ini kendi sevdalarının küçüklüğünden şüpheye düşürecek o koca, koca aşkları biz çaktık kız yurdunun önündeki kaldırımlara, biz kazıdık bekâr odalarımızın duvarlarına.

Lakin, lakin biz sevdiklerimizi saman alevi aşklarla aldatmadık.Ne bir öğrenci bunalımında Tomsin’in ara sokaklarına terk edip kaçtık onları, ne de sattık Beyoğlu’na.

Allah’ın emri, Peygamber’in kavli dedik, istedik. Vermezlerse, vermezlerse; “Bozkır töresidir, Kür-Şad’ın torunları kendisine yar olmayanı ele yar etmez” dedik. Pusatlandık bir firar gecesi, aldık götürdük onları. Helâlimiz, helâlimiz namusumuz oldular…

(Ahmet Yılmaz)





Gün… Zulmün yettiği gündür

6 05 2007

Sevdam düşünce aklıma
Şah damarlarımda pusatlı bin atlı yürür
Dillerinde inancın çelik zırhı
Ellerinde al bayraklar
Gider ölümün üstüne üstüne
Gün… Zulmün yettiği gündür





Zindandan Mehmed’e Mektup

27 02 2007

Zindan iki hece Mehmetim lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’ im!
Kavuşmak mı? … Belki… Daha ölmedim!

Bir idamlık Ali vardı, asıldı
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, bir kaç günlük fasıldı.
Ondan kalan boynu bükük ve sefil;
bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Mehmed’im sevinin başlar yüksekte!
Ölsek te sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Saat beş dedi mi, Bir yırtıcı zil;
Sayım var, Maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemiyet
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!

Necip Fazıl Kısakürek





Başbuğ’a Mektup

25 01 2007

12 Eylül sonrasi tutuklanan Alparslan TÜRKES ve bütün
dava arkadaslarina…

Sana bu mektubu bir gece yarisinda yaziyorum
Azatligin zirvesinde sohbete dalmis yildizlar
Zühre bir aski tutturmus Bâbil’ de kalan
Zavalli dünya habersiz, zavalli dünya sagir
Bir Hârût’la Marut bir de ben dinliyorum
Derken kayip gidiyor yildizlardan birisi
Bir intikam fisegi gibi saplaniyor karanligin karnina
Senin namina yildizlari kiskaniyorum.
Kim bilir kaç isik yili uzakta
Öfkeyle kollarini çeviriyor yalanci fecir
Imanim gibi biliyorum vakit asilmak vaktidir
Ve taksim gazinolarinda trahomlu sairler
Misra ariyorlar masalarin altinda
Kanini içiyorlar bilmeden “Cennet atlari” nin
Ben yurdumun en sert tütününden bir sigara sariyorum
Dumani cigerlerime degil iliklerime çekiyorum
Ne kadar ürkek ceylan varsa Asya çöllerinde
Domaniç yaylasinda ne kadar dizginsiz at
Basliyorlar kosmaya kilcal damarlarimda
Sicak soluklari yalarken alnimi
Toynaklarini hissediyorum alyuvarlarimda.

Sana bu mektubu evimin balkonunda yaziyorum
Sag elimi koyuyorum tam yüregimin üstüne
Çankaya yokusunda söyledigimiz marsi duyuyorum
Ulu kayalar parçalaniyor beynimin bir yerinde
Bir yerinde demirden daglar eriyor
Atlas yelkenli gemileri unutmus birkaç levent
Viski kokulu bulvarlarda yavas yavas ölüyor
Istedigin o seccadeyi hemen gönderiyorum
Üstünde Kabe resmi ve anamin dualari var
Ve bildigin sebeplerden ben gelemiyorum.
Yine biliyorsun ki , Sevmedim ülküden baskasini
Basi dumanli daglari, dolunayi, ufuklari
Bir de Çankaya yokusunda rüzgara tutulmus saçlarini
Önce Allah, sonra genlerim sahit.
Sevgimi üçbin yil sonra dogacak torunuma yolluyorum
Trahomlu sairler dogruluyorlar masalarin altindan
Elleri fahiselerin karanlik saçlarinda
Benim kalemimden kan degil süt damliyor
Geceler boyu böyle gelecegi emziriyorum
Kahrolayim sevmedim ülküden baskasini
Bir de seni çok seviyorum

Dilaver Cebeci