Sinir İhlali – Yılmaz Özdil

29 05 2007

Sinir ihlali…
Lübnan’a gitmek istemiyoruz.
Gidiyoruz.
Irak’a gitmek istiyoruz.
Gidemiyoruz.
Lübnan’da?
İsrail’i koruyoruz.
Afganistan’da?
ABD’yi koruyoruz.
Irak’ta?
Kendimizi koruyamıyoruz.
Kore’nin güneyine de gittik…
Somali’nin kuzeyine de.
Amerika istiyor diye, Ümit Burnu’na, hatta cehennemin dibine bile gidiyoruz…
Amerika istemiyor diye, burnumuzun dibine gidemiyoruz.
Egemenlik milletin bu arada.
Kayıtsız şartsız hem de.
Hatırlayın…
Gemimizi vurdu.
Şehitlerimize, onurumuza karşılık…
Gemi istedik.
Asker yerleştirmek istedi.
Para istedik.
Çuval geçirdi.
Af istedik.
“N’olur deliğe süpürmeyin” falan.
Ve, son olarak…
Hava sahamızı ihlal etmişler.
4 dakika.
Hangi 4 dakikadan bahsediyorsunuz ki siz? İncirlik kimin kara sahası? 53 yıldır uçurtma mı uçuruyor adam orada? Kimin hava sahasında cirit atıyor, vızır vızır… Ya, Çekiç Güç? Tabutlarımıza çivi çakanlara gıda paketleri atan çekiç, kimin elindeydi? Burdan oraya gidince ihlal olmuyor da, ordan buraya gelince mi ihlal oluyor?
Neymiş, hava sahamıza girmişler…
Uzatmayın kardeşim.
“Sinir ihlali” yapmayın…
Versinler 2 helikopter, anlaşalım.
Yılmaz Özdil – Sabah





Firar Geceleri – AHMET YILMAZ

26 05 2007

Firar Geceleri…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Gündüz yavuklumuzun yanına gideceğiz diye, özene bezene cilaladığımız çizmelerimizi kirletmenin zevkini tadarak bir başka gezerdik yurttan kaçtığımız firar gecelerinde.
Gözlerimiz ışıl ışıl, delikanlıca…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Bekçiye gözükmeden. Sessizliği kıskandıracak kadar sessizce, ama bir o kadar da erkekçe.

Aramızda topladığımız son harçlıklarımızla fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek alır, koşar adım dönerdik yurda, gizlice…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Maksat yeşillik olsun, iş olsun, muhabbet olsun diye. Gömleksiz gravat takar, altına da şalvar giyer gezerdik. İsyan karası firar gecelerinde sevda türküleri söyler, şiirler yazardık sevgiliye, sevgiliye…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Sevdalıydık. Kındaki kılıç,beldeki hançer, duvardaki mavzer kadar sevdalıydık. Heee… Kimine göre de deli. Ama bilmiyorlardı ki; hepimiz birer sevgi militanı, hepimiz birer gül dalıydık…

Kaçardık, kaçardık pencereden bazı geceler.

Eğer evden paramız yeni gelmişse, bir tek sigarayı. bir tek sigarayı üç beş arkadaş paylaştığımız nikotinsiz gecelere inat, sigara tazeler sabahlardık. Bazen terminalde, bazen garda.

Sabah ezanının hemen sonrasında günün ilk ışıklarıyla birlikte gelirdi meram ekspres. Gözleri uykudan kanlanmış yolcularla dolardı, gar kahvesi ve simitçinin önü. Bizler yerimizde duramaz, sabırsızlıkla beklerdik trenin hareket düdüğünü.

Az sonra hantal lokomotif homurdanır, ihtiyar raylar gıcırdarken; bizler, yüzümüzde o muzip öğrenci gülümsemesi, el sallardık kimsesiz yolculara; belki, belki hayra gireriz diye…

Kaçardık pencereden bazı geceler.

Dertleşmek için. Kimi yapamadığından, kimi utanıp sıkıldığından, kimi de anlatma ihtiyacı hissetmediğinden anlatmazdı belki ama, kim ne derse desin en güzel sevdaları biz hep o dönemlerde yaşadık.

Kerem ile Aslı’yı, Ferhat ile Şirin’i, Leyla ile Mecnun’u, Madam Bovari’yi, Doktor Jivago’yu ve hatta, ve hatta Şekspir’in Romeo ile Juliet’ini kendi sevdalarının küçüklüğünden şüpheye düşürecek o koca, koca aşkları biz çaktık kız yurdunun önündeki kaldırımlara, biz kazıdık bekâr odalarımızın duvarlarına.

Lakin, lakin biz sevdiklerimizi saman alevi aşklarla aldatmadık.Ne bir öğrenci bunalımında Tomsin’in ara sokaklarına terk edip kaçtık onları, ne de sattık Beyoğlu’na.

Allah’ın emri, Peygamber’in kavli dedik, istedik. Vermezlerse, vermezlerse; “Bozkır töresidir, Kür-Şad’ın torunları kendisine yar olmayanı ele yar etmez” dedik. Pusatlandık bir firar gecesi, aldık götürdük onları. Helâlimiz, helâlimiz namusumuz oldular…

(Ahmet Yılmaz)





Muhterem Analarımız!

13 05 2007

22 Temmuz 2007 Tarihinde Yapılacak Olan 23. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi Milletvekilliği Genel Seçimleri Münasebetiyle Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ’nin Türk Annelerine Açıklamasıdır.

Muhterem Analarımız,

Ülkemiz son yıllarda uygulanan taviz ve teslimiyet politikalarının neden olduğu sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda bunalımlara sürüklenmiştir.

Bu dönem içinde, kardeşliğimizi sorgulatan, toplumsal dokumuzu tahrip eden kimliksiz yönetimlerle Türkiye, ihanetler, tuzaklar ve tehlikelerle dolu bir köşeye sıkıştırılmak istenmiştir.

Felaketlerden beslenen işbirlikçiler dışında toplumumuzun her kesimi bu sancılı dönemi yakından yaşamakta ve geleneksel değerlerimiz ağır bir sarsıntı geçirmektedir.

Bu sürecin sebebi olan iktidardan cesaret alan mihrakların amacı Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet niteliğini ve üniter yapısını tartışmaya açmak, büyük Türk milletini ayakta tutan mukaddesatını ve değerlerini tahrip etmektir.

Geldiğimiz aşamada binyıllık yurdumuz üzerinde tarihi emellerin uygulanabileceği manevi bir zeminin süregelen tahribatla yeterince olgunlaştığı görülmektedir.

Türk elitlerinin bir kısmını yanına çeken mihrakların yeni hedefi, milletimizin kültür ve varlık yuvası olan ailelerimiz ve onun temel direği annelerimiz ve kadınlarımızdır.

Bizleri çağların tahribatına karşı koruyan, milli gücümüzün çıkış ve kaynak noktası olan ailelerimiz yozlaşmanın ve yoksulluğun getirdiği ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır.

Analar; bir yandan sofraya koyacaklarının hesabını yaparken, diğer yandan çocuklarını bekleyen tehlikelerin kaygısını taşır hale gelmiştir.

Açlığa mahkûm edilen milletimizin geçirdiği maddi ve manevi buhranlar, aile hayatımızı derinden etkilemiştir.

İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, kapkaç, terör had safhaya ulaşmış; evlatlarımızın bir kısmı maalesef ahlak ve gelenek dışı alanlara yönelmişlerdir.

Ailesini terk ederek kaçan sokak çocuklarının sayısı her geçen gün artmış, şiddet Türk aile yapısını sarsacak boyutlara ulaşmıştır.

İktisadi geri kalmışlık aile ortamında geçimsizlikleri, tartışmaları, gerginlikleri ve ayrılıkları da artırmıştır.

Geleceğimizin teminatı olmaları gereken gençlerimiz, eğitimsiz, umutsuz bir Türkiye’de işsizliğe mahkûm edilmiştir.

Toplumu bir arada tutan yapı taşları; ahlâk, gelenek, töre, görenek gibi sosyal faktörler değişme ve aşınmaya uğramıştır.

Türk milletinin korunmasında ve gelişmesinde en önemli kudreti ve serveti olan binlerce yıllık kültür kodlarımız silinmeye ve ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Bugün, bu tahribat ve dayatmaların devamı halinde, ailelerimizden başlayan huzursuzlukların yayılarak, umutsuzluğun ve gelecek kaygısının milletimizin tamamına ulaşması kaçınılmaz bir tehlikedir.

Bu manevi saldırının ve sinsi tahribatın öncelikli hedefi ise Türk ailesi ve onu yüreği, sevgisi, şefkati ile ayakta tutan analarımızdır.

Türk milliyetçileri olarak biliyoruz ki, şefkatli ana yüreği ile tarihin her döneminde değerlerimize sahip çıktın ve evlatlarını manevi değerlerle yetiştirdin.

Gün geldi, kınalı kuzularını cepheye dualarla uğurladın.

Gün geldi Türk milletinin zaferleriyle övündün.

Gün geldi, yetiştirdiğin evlatlarınla gurur duydun.

Gün geldi, açılan yaranın sızısını yüreğine gömdün.

Gün geldi, “vatan sağ olsun” dedin ve gözyaşını içine akıttın.

Gün geldi, yemedin yedirdin, giymedin giydirdin ve evladını bağrına bastın.

Bu millete hizmet edenleri de, ihanet edenleri de unutmadın ve nesilden nesile bir miras olarak aktardın, taşıdın.

Ama, asla evladından ve milletimizden umudunu kesmedin.

Millete hizmeti bir kutlu ibadet olarak kabul ettin ve evladının geleceğe bakmasını sağladın.

Geçmişte sana ihtiyaç olan her anda tereddüt etmeden vatan savunmasında en önde yerini aldın. Nene Hatun oldun, Elif Ana oldun.

İhtiyaç duyulduğunda evlatlarını yetiştirdin. Hayme Ana oldun, Zübeyde Hanım oldun.

Aynı cevherin, bugün de kutlu bir miras olarak analarımızın yüreklerinde ve vicdanlarında saklı durduğunu biliyoruz.

Ve 22 Temmuz günü yine bir görev vakti geldi dayandı. Yapacağın seçimle yalnızca yöneticileri belirlemeyecek, evladının da yaşayacağı Türkiye’nin tercihini yapmış olacaksın.

Yüreği senin için çarpan Türk milliyetçilerine yönelteceğin doğru bir seçimle; emanet edeceğin çocuklarını ve aileni huzurlu, varlıklı ve onurlu bir Türkiye’de yaşatmak en büyük dileğimizdir.

Biz Türk milliyetçileri olarak; Türk analarının, çocuklarının gelecekleri için duymakta oldukları haklı endişeyi yürekten hissediyoruz.

Milleti sosyal hayatın merkezine oturtan milliyetçiliğin temelinde, tok, güçlü ve mutlu ailelerden oluşmuş milyonlarca huzurlu yuvanın olduğunu düşünüyoruz.

Güçlü bir millet olmanın, her Türk ailesindeki gizli kudreti harekete geçirmekle mümkün olacağı inancındayız. Biliyoruz ki, bu hareketin ruh ve ilham kaynağı her evde, her ocakta eli öpülesi annelerdir.

Analarımızın duaları, engin yürekleri ve çocukları için duydukları esirgeyici ve müşfik ana yüreğinin heyecanı devam ettiği sürece, hiçbir gücün yükselen gençliğin önünde duramayacağına inanıyoruz.

Aileden başlayarak, millet bütünlüğümüze kadar giden süreçteki tehlikeyi çok iyi kavradığınıza, duygularınızı ve inançlarınızı istismar edenleri iyi tanıdığınıza dair hiçbir kuşkum yoktur.

Analardan almakta olduğumuz destekle, istiklalimizi temin etmeye ve çocuklarımıza güçlü ve onurlu aydınlık bir gelecek sağlayarak yüzyılın Lider Türkiye’sine ulaşmaya hazır, kararlı, azimli ve muktediriz.

Biliniz ki, mutlu, güçlü, müreffeh ve onurlu Türkiye, sizin ocağınızdan yetişmiş, sizin terbiyenizden geçmiş, vicdanı, inancı, irfanı yüksek ve aydınlık gençlerimizin ve çocuklarımızın desteği ile inşa edilecektir.

Bu duygularla; evlatlarıyla gurur duyan, dünyanın her yerindeki, en gencinden en yaşlısına kadar Türk analarını hürmetle selamlıyorum.

Yurdumuzun her köşesinde, mutlu, huzurlu sağlıklı bir ailenin, zengin ve güçlü bir devletin, hür ve onurlu bir milletin temeli olan bütün cefakâr ve vefakâr analarımız ile kıymetli kadınlarımıza esenlik ve huzur diliyor anneler gününü en içten hissiyatımla kutluyorum.

22 Temmuzda vereceğiniz kararla, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, büyük Türk milletinin geleceğine ve kutlu aile ocağınıza sahip çıkacağınıza yürekten inanıyorum.

Ne mutlu Türküm diyene.

Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı





‘Türklerin toplu mezarları bulundu’ iddiası

13 05 2007

Azerbaycan’da 1915-1918 yıllarında Ermenilerin Türklere yönelik uyguladığı katliamı gösteren toplu mezarlar bulunduğu bildirildi.


Azerbaycan tarih bilimcisi Doç. Dr. Zernişhan Azayeva, bir program kapsamında geldiği Konya’da AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ermeni soykırımı iddialarına her Türk gibi çok kızdığını söyledi.

Bu iddiaları ortaya atanların dünya kamuoyuna elle tutulur bir kanıt gösteremediğini vurgulayan Azayeva, Ermenilerin tarih boyunca Türklere yönelik birçok katliam yaptığına dair kanıt, belge hatta Azerbaycan’da canlı şahit bile bulunduğunu bildirdi.

Ermenilerin Kafkaslar’da neredeyse hiç Türk mimarlık eseri bırakmadığını dile getiren Azayeva, şunları kaydetti:

”Ermenistan’ın başkenti Erivan’da bulunan hükümet binası bile Türk mezarlığının üzerine inşa edildi. Kimse ses çıkarmadı. Sovyet öncesi Rus Çarlığı zamanında basılan bir pulda Erivan bölgesi gösteriliyor. Bu pula göre, Erivan’da Türk mimarlık eserlerinin bulunduğu görülüyor. Şimdi bu eserlerin hiçbiri yok. Ermeniler, türbe, anıt, cami gibi birçok Türk eserini yıktı, yaktı, yok etti. Bunları yaparken Türkleri katlettiler. Azerbaycan’da mescitlerin içine Türkleri doldurduktan sonra yıkıp, yakmışlar. Bunların hepsinin kanıtı var.”


SON BULUNAN TOPLU MEZARLAR EN BÜYÜK KANIT

Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan’daki toplu mezarlar konusunda açıklama yapılamadığını ancak şimdi mezarların hepsinin bir bir ortaya çıktığını anlatan Azayeva, şöyle devam etti:

”Bugüne kadar Azerbaycan’da birçok toplu mezar çıktı. Bu mezarların hepsi, Ermenilerin Türklere uyguladığı katliamı kanıtlıyor. Bu mezarlar genellikle Güney Azerbaycan’da ortaya çıkmıştı. Son olarak Kuzey Azerbeycan’da Guba, Gusar ve Neftçala bölgelerinde toplu mezarlar bulundu. İlçelerde, beldelerde, köylerde katliamlar yapmışlar. İnsan bilimciler kemikler üzerinde araştırmalar yaptı. Kemiklerin Türklere ait olduğu ve 1915-1918 yıllarına denk geldiği ortaya çıktı.

Bu toplu mezarlardaki kemiklerin daha çok kadın ve çocuklara ait olduğu tespit edildi. Nuri Paşa komutasındaki Türk Kafkas ordusu, İran üzerinden Kafkaslara gelmeseydi belki çok daha büyük katliamlar olacaktı.

”Ermenilerin o yıllarda karşılarına çıkan herkesi Türk diye öldürdüğünün belirlendiğini vurgulayan Azayeva, ”İnsan bilimcilerin yaptığı araştırmalarda katledilenler arasında Yahudiler de bulunuyor. Yahudileri bile Türk diye öldürmüşler. 2 ay önce bulunan toplu mezarlarda halen kazı çalışmaları sürüyor. Toplu mezarlardan, binlerce insanın öldürüldüğü görülüyor” dedi.

Azayeva, toplu mezarları henüz Azerbaycan dışında kimsenin bilmediğini, bu mezarı Ermeni soykırımı iddialarını ortaya atanlara göstermek gerektiğini belirterek, ”Ermeni soykırımı diye dünyayı Türklere karşı cephe almaya zorluyorlar. Ama elde kanıtları yok. Dünyaya en büyük kanıt işte bu mezarlar. Ermeniler, Türkleri nasıl katletmiş görsünler. Canlı şahit isterlerse bizim ülkemizde 100 yaşını geçmiş, olayları gözleriyle görmüş çok insan var” diye konuştu.

AA





İsmini Türkçeleştiren İşyerlerine Ödül

12 05 2007

İsmini Türkçeleştiren işyerlerine ödül vereceğiz

Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın, TDK olarak merkezi ödüllendireceklerini, ödülü de olimpiyat elemesi sırasında vereceklerini açıkladı.

TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın

İşyeri ve ürün adlarında yabancılaşmanın son yıllarda çok büyük boyutlara ulaştığına dikkat çeken Akalın, “Halkımızda, yabancı adlı ürün daha kaliteli, yabancı adlı işyerinden alışveriş daha güvenli gibi bir düşünce oluştu. Ancak, ticari hayatta yabancılaşma adlarla da sınırlı değil. Ürünlerin kullanım kılavuzunda Türkçeye yer verilmemesi, yabancı paraların alışverişte ölçü olarak kullanılması çok yönlü küresel etkilenmenin göstergeleridir. TDK olarak ticari hayatta yabancılaşma karşısında çok çeşitli etkinlikler yürütüyoruz. Bu konudaki yasal boşluğu giderecek, dil yasası ile ilgili teklif TBMM’de komisyonda sırasını bekliyor. Bu arada belediyelerimizin işyerlerinde Türkçe ad kullanılması yolunda karar almaları için etkinlikler yürütüyoruz. Yabancı adını Türkçesiyle değiştiren kuruluşlarımıza ödüller veriyoruz. Geçen yıl Kayseri’de iki büyük alışveriş merkezini ödüllendirdik. Geçen haftalarda Beşiktaş, “BJK Store” olan adını “Kartal Yuvası” olarak değiştirdi. TDK olarak Beşiktaş’ı ödüllendirdik ve ödülü BJK Başkanı Yıldırım Demirören’e törenle verdik.” dedi.

12 Mayıs 2007, Cumartesi





Genel Seçimleri Münasebetiyle Türk Gençliği’ne Açıklama

10 05 2007

Aziz Türk Gençliği

Mensubu olmaktan onur duyduğumuz büyük Türk milletinin bekası ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı tehdit altındadır.

Bedeli şehit kanları ile ödenerek kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan ve yaşatan temel değerler olan, milli devlet, üniter yapı, milli kimlik ve milliyetçilik üzerinde derin ve karanlık oyunlar oynanmaktadır.

Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şiddetini artırarak, Türk ve İslam dünyasına açık tehdit haline gelen “küresel emperyalizm”, uyanan ve bir çığ gibi yükselen milliyetçiliği hedef almış görünmektedir.

Bu tahribatın yanı sıra, toplumun tüm kesimlerini kapsayan ekonomik bunalımların ve yoksulluğun neden olduğu vahim bir ahlaki yozlaşma ne üzücüdür ki aile hayatımıza ve huzurumuza kadar ulaşmıştır.

Bu karanlık gerçeğin kamuoyundan gizlenmesi için görev üstlenmiş olan medya unsurlarının, karartma ve kirletme çabaları, milletimizin gerçeklere ulaşmasını engelleyici bir unsur olarak karşımızdadır.

Bu kültürel dayatma ve etkileme ile evlatlarımız tarihinden utanır, kimliğinden kuşku duyar ve geleceğini sorgular hale gelme tehlikesiyle yüz yüzedir.

Haritada aramızda mesafe bulunan yabancı başkentler sanıldığından daha yakında, bunların temsilcisi ve işbirlikçileri zihniyetler aramızdadır ve maalesef kazanımlar elde edebilmişlerdir.

Bütün bu işbirlikçi unsurlar Türk milletini içten içe çözmek maksadıyla eylem ve emel birliği yapmışlar ve ortak hedef olarak da Türk milliyetçiliğini seçmişlerdir.

Sinsi ve derinden adımlarla giderek yeni mevziler kazanan teslimiyetçi zihniyetin tahribatı, yalnızca bugünümüzü değil geleceğimizi de ipotek altına alacak boyutlara ulaşmıştır.

Milli duruş gösteremeyen ilkesiz iktidarlar eliyle birliğimizi ve geleceğimizi tehdit eden yabancılaşma, kimliksizleşme ve milli değerlerin aşınması, milletimizin bekasını ve gençlerimizin yarınlarını doğrudan etkileyecek en önemli sorun olarak Türkiye’nin karşısındadır.

Büyük Türk milletine yönelik tehditler karşısında ilhamını ve inancını köklü tarihinden, “Milli Mücadele” yıllarının onurlu ve kahraman sayfalarından alan gençliğimiz bugün dünden daha önemli bir görevle yüz yüzedir.

Kaynaklarını yabancılara sunan, yatırımlarını değerlendiremeyen, çözüm ve çareleri dışarıda arayan, milli değer ve kültürden kaçan bugünkü gibi bir yönetim ile milli bir geleceğin oluşması elbette beklenemez.

Bilim ve teknoloji üretemeyen, bilgi toplumunun gereklerini yerine getiremeyen ülkemizin yozlaşma, taviz ve teslim döngüsü sürdükçe gençlerimizin aydınlık gelecekte buluşması düşünülemez.

Bu tablodaki karamsarlığın dağıtılması, milletimizin önder, devletimizin lider olabilmesi öncelikle ve ancak gençlerimizle ve onlara göstereceğimiz ülkü ile gerçekleşecektir.

Bu itibarla, geçmiş hata ve eksikleriyle bizim olsa bile, gelecek yalnızca gençlerimizindir. Hiç kimsenin, dayatmalara teslim olarak, Türk gencinin geleceğini karartmasına izin verilmeyecektir.
Gençler, Türk milletinin yegâne umudu sizsiniz. Lider ülke Türkiye ülküsünü sizler gerçekleştireceksiniz.

Milletimizin asırlardır temsil ettiği insan sevgisi, barış ve yardımlaşma, üstün ahlak ve fazilet gibi değerleri yükseltecek sizsiniz.

Yüreklerinizde taşıdığınız vatan sevgisi ile büyük Türk milletini gelecekte de yüceltecek olan sizsiniz.

Bir yandan ülkemizi çağın ötesine taşırken, gelişme ve kalkınmanın dinamiklerini milli değerlerimizle kaynaştıracak ve uzlaştıracak olan sizsiniz.

Küresel kaosun hüküm sürdüğü günümüzde, gözü Avrupa’da, kulağı okyanus ötesinde olan teslimiyetçi ve korkak, aciz ve işbirlikçi anlayışın ülkemiz üzerinde oluşturduğu umutsuzluk tortusunu dağıtacak olanlar sizlersiniz.

Biz Türk milliyetçileri, bir milletin ancak gençlerine verdiği değer ve ona layık gördüğü seviye oranında yüksek ve değerli olacağının bilincindeyiz.

Her millet gibi Türk milletinin de, ancak gençlerine gösterdiği saygı ve ona verdiği şeref kadar saygın ve şerefli olacağının farkındayız.

Her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de ancak gençlerinin götürebildiği kadar ileri ve lider olacağının inancındayız.

Memleketimizin her yöresinde “irfan ordusu”nun ve “ülkü yolu”nun gencecik mensuplarına, heyecanlarını söndürmeden vatanımıza sahip çıkmalarını, tıpkı Cumhuriyetimizin ilk yıllarında olduğu gibi hak ettikleri saygın mevkiye yükseleceklerini müjdelemek istiyorum.

Hiçbir ayrım yapmadan, “bayrak” ve “vatan” ortak paydasında, “Ne mutlu Türküm” diyebilen herkesle kucaklaşıp harekete geçmek zamanı gelmiştir.

22 Temmuz 2007 günü, Türk milletinin geleceğine damga vurmanız ve iradenize sahip çıkmanız için tarihi bir fırsatı sizlere sunmaktadır.

Bu fırsat, başta büyük Atatürk olmak üzere, Cumhuriyetimizin kurucu nesli tarafından sizlere sunulmuş bir güven ve inanç belgesi ve demokratik bir mirastır.

Tercihinizle nasıl bir Türkiye’de yaşamayı istediğinizi ve nasıl bir Türkiye’yi evlatlarınıza teslim etmek isteyeceğinizi kendi ellerinizle belirleyeceksiniz.

İnancım odur ki, tıpkı 1919 nesli gibi milliyetçiliğe evet diyecek, teslimiyetçiliği mutlaka reddedeceksiniz.

Milli bir seferberlik anlayışı içerisinde yola koyularak, dinlenmeden yol alarak milletin geleceğine ışık tutacaksınız.

Alnımız açık, başımız dik, yüreğimiz inançla dolu ve ufka umutla bakarak kutlu ülküye devam edecek ve gelecek yüzyıla sizlerle birlikte Türk’ün damgasını vuracağız.

Tarihte çağlar açmış, çağlar kapamış, devletler kurmuş ve yönetmiş Türk milletinin aziz evlatları olarak Türk gençliğe yürekten güveniyoruz.

“Ne mutlu Türküm diyene”

Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı





NE OLURSA OLSUN,VATANIM TÜRKİYE PARTİM MHP…

8 05 2007

Kendimi bildim bileli ülkücüyüm ve elbette MHP’liyim. Rahmetli Başbuğum’un ve şehitlerimin emaneti olan bu partinin üyeliğine bile değil, sadece ve sadece seçmenliğine talip olduğumu da çok önceden ilan etmişim.

Benİm candan azîz dostlarım, “e-muhtıralarla tek kol aralığı hizaya getirilen”, üstüne üstlük “meydan muhtıralarıyla” cilalanan şu “cici” demokrasimiz mahkemeye düştü düşeli, her gün, hatta her saat yeni bir sürprizle karşılaşacağa benziyoruz. Bu seçim Temmuz sonunda yazın en sıcak bir gününde “erkene alınmış seçim” mi olacak; yoksa “Türkçe fukarası – yorum oburu” Anayasa zoruyla, yine yaz sıcağında “hemen mi yapılacak”, o bile belli değil.
Mesela TBMM kararıyla 22 Temmuz olarak belirlenen seçim tarihi, sadece tatilciler veya mevsimlik tarım işçileri için mi oy kullanma zorluğuna sebep olacak?.. Şimdilik bu seçim tarihinden “sosyetik solcular” şikayetçi görünüyor ama işin ucu gûya seçilmeleri uğruna kavga verilen(!) gençlerimize de fena halde dokunacak gibi gözüküyor. Peki, seçmen yaşının 18 olarak belirlendiği ve daha önceki dönemde uygulandığı Türkiye’de, 25 yaş olarak kabul edilen seçilme hakkının uygulanmasını TBMM apar topar yetiştirilmeye çalışırken, büyük çoğunluğu okudukları şehirlerde, kaldıkları yurtlarda seçmen yazılan üniversiteli gençlerimizin oy kullanma hakları, fiilen ellerinden alınmış olmayacak mı?.. Haydi o “ince” soruyu da soralım… Üniversite öğrencisi gençlerimizin bir çoğu burslu okudukları, o tarihte kaldıkları yurtlar bile kapalı olacağı, bu sebeple memleketlerinde olacakları için “tamamen duygusal” bu sebeplerle oy kullanma hakları fiilen ellerinden alınmış olmayacak mı?.. Memleketlerine dönme mecburiyetinden dolayı oy kullanmaları imkansız hale gelecek bu üniversiteli gençlerin en az yarısı, dar gelirli ülkücü-milliyetçi evlatlarımızdır. Ancak, her türlü cefaya göğüs geren bu gençlerimizin bu engeli de aşacağına inanıyorum.
Ya “25 yaş seçilme hakkını erkene alınmış veya hemen yapılacak seçime” yetiştirmekte ısrar eden mevcut iktidar ile “mut’a nikahı kıyan” “yavru- tosuncuk” muhalefetinin oluşturduğu, demokrasi dersinden ikmale kalmış şu “yeni” Demokrat Parti, listelerindeki seçilebilir yerlerde 25 yaşını tamamlamış kaç gencimizi aday gösterecekler acaba? CHP ile alakalı bir endişem yok(!) Bu zihniyetin başını çeken “Sivil paşa”lar, milletle ittifak yapmak yerine “hazıra konmaya”, dolayısıyla millet dışında her türlü ittifaka açıktırlar. İşte flörte başladılar bile… Milletvekili aday listelerinde, ittifaka niyetlendikleri yaman mı yaman “Genç”ler bulunacak gibi gözüküyor.
Acizler birleşirken!..
Azîz gönüldaşlarım, uzun bir süreden beri, Ülkücü Hareket’in siyasi hayatımızda haklı haksız sebeplerle ayrı düşmüş siyasî kuruluşlarının birleşmesi için şu köşeden yalvarıyorum. Türk Milliyetçileri’nin uğruna can verdiği, her türlü çileyi çektiği, ezaya, cefaya katlandığı azîz vatanımız Türkiye, Büyük Türk Milleti, Devletimiz ve “millet hakimiyeti” çok ağır tehditler altında iken, bu kutlu birleşmenin Türk Milliyetçilerini tek başına iktidara, tek başına yetkiye, tek başına sorumluluğa ve tek başına millet hizmetine taşıyacağına inandığım için yapıyorum bu ısrarlı çağrıyı… “Milliyetçiler birleşiniz; Milliyetçi partilerin yöneticileri nefis putlarınızı kırınız” çağrıma, milyonlarca ülküdaşımın büyük bir heyecanla destek verdiğini, e-posta adresimi kilitleyen, yağmur gibi yağan destek ve teşekkür mektuplarından, susmayan telefonlardan çok iyi anlıyorum…
İnanıyorum ki daha önceki seçimlerde aldıkları oy oranı ne olursa olsun, sevgiye dayalı bu kutlu kucaklaşma gerçekleşirse, büyük bir dinamizm oluşturacak; âcizliğini yeniden mağdur rolüne soyunarak gizlemeye çalışan şu Teslimiyetçi İktidar karşısında, milletimize “tahakkümcü sol” dışında gerçekten millî bir çâre sunulmuş olacaktır. Milletimiz şu anda, “Türkiyeli Medya” tarafından, kime oy vereceği konusunda iki arada bir derede, “kırk katır mı, kırk satır mı” tercihiyle karşı karşıya bırakılmaya çalışılıyor. İşte görmüyorsunuz, bu çaresizlik karşısında, sun’i birleşmeler gerçekleştiriliyor. Teşkilatçılık konusunda beceriksizlikleri tescilli olanlar bile “sun’i döllenme yoluyla” birleştirilmeye çalışılıyor. Öte yandan “tünelin ucunda ışık gören” “iktidarsız Ana Muhalefet”in başındaki takım elbisesinde bir apoletleri eksik “Sivil Bay-Kal Paşa” bile, DSP’lileri ikna edebilmek için, dirisinin gırtlağına yapıştığı Ecevit’in ölüsüne methiyeler diziyor.
Birleşemediniz, utanın!..
Peki, öyleyse ülkücü hareket’i temsil yetkisinde ve iddiasında olan ve ille de “çok iyi teşkilatçılık” iddiasını sürdüren MHP, BBP ve ATP arasında kan davası mı var?.. Millî meselelere bakışları arasında uçuruma varacak görüş farkları mı var?.. Yoksa genel başkanların etrafında halkalanmış nefis putları mı engelliyor bu birleşmeyi?.. Yazık!.. Yazık ki ne yazık!.. Dün üzerlerine sıkılan kahpe kurşunları paylaşmakta yarışanlar, biri birlerine siper olanlar; bugün oturup tartışma, münakaşa etme, görüşme, birleşme, bütünleşme zeminini ve makamları paylaşamıyorlarsa çok yazık!..
Bazı gönüldaşlarım ısrarla “Birleşme için adres neresi olmalı?” sorusuna cevap vermemi istiyorlar. Bu birleşme elbette “baba ocağı”nda, yani MHP’de gerçekleşmeliydi. Tabii ki öyle “kapımız açık” gibisinden beylik davetlerle değil… Ayrılıp gidenlerin sebepleri ne olursa olsun, şefkat, saygı ve sevgi çerçevesinde yapılmalıydı bu davet. Olmadı, maalesef şu ana kadar olamadı. Bundan sonra da olması çok zor görünüyor.
Ve ardından en sıkıntı soru geliyor:
“Sen ne yapacaksın, birleşme olmazsa kime oy vereceksin?” diye soruyor birçok ülküdaşım. Keşke 3 ayrı oy hakkım olsaydı, Ülkücü Hareket’in bağrından çıkmış veya çıkarılmış bu 3 partiye de oy verebilseydim. Ama tek oyum var… Evet, MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli ve yakın çevresini, geçen “çarpık koalisyon dönemi” sorumluluklarından dolayı, edeb çerçevesinde en çok tenkid edenlerden biriyim ben. MHP’nin halen iyi yönetilmediğini de düşünüyorum. Bunun yanında Türkiye’nin çok kötü yönetildiğini de iyi biliyor, bu sütundan her gün haykırıyorum. Peki dostlarım, Türkiye çok kötü yönetiliyor diye; “Burası artık benim vatanım değil” deme hakkına sahip miyim?.. O halde kimse “MHP artık benim partim değil” dememi beklemesin. Kendimi bildim bileli ülkücüyüm ve elbette MHP’liyim. Rahmetli Başbuğum’un ve şehitlerimin emaneti olan bu partinin üyeliğine bile değil, sadece ve sadece seçmenliğine talip olduğumu da çok önceden ilan etmişim.
Allah nasib ederse, seçmen kulübesine girdiğimde “evet” mührünü, bağrıma taş basarak; “Birleşemediniz, utanın” diye sitem ederek, yine “MHP’nin Üç Hilaline” basacağım.

Servet KABAKLI 





Gün… Zulmün yettiği gündür

6 05 2007

Sevdam düşünce aklıma
Şah damarlarımda pusatlı bin atlı yürür
Dillerinde inancın çelik zırhı
Ellerinde al bayraklar
Gider ölümün üstüne üstüne
Gün… Zulmün yettiği gündür





3 Mayıs Türkçülük Bayramı

3 05 2007

3 Mayıs Türkçüler Günü

02.05.2007

3 Mayıs 1944 tarihi, Türk Milliyetçileri için bir dönüm noktası olduğu kadar bir hareket noktası da olmuş ve bu tarihten günümüze değin �Türkçülük Günü� , �Türkçüler Bayramı� veyahut �Milliyetçiler Bayramı� gibi adlarla kutlanmıştır. 1944 yılında yaşananlar Türk Milliyetçilerinin partileşme ve dernekleşmesin de temellerinin atıldığı yıl olmuştur.

�3 Mayıs Türkçülük Günü� 1980 ihtilalinin gerçekleştiği tarihe kadar her yıl düzenli bir şekilde kutlandı, bu anlamlı günde Türkiye Cumhuriyeti�nin kuruluş ülküsü olan Türkçülük, hafızalara kazınarak bir yaşam felsefesi olarak işlenmeye başladı. 12 Eylül ihtilaliyle beraber Türk Milliyetçileri, 1944 yılında maruz kaldıkları işkenceden daha geniş kapsamlı ve uzun süreli bir muameleye maruz kaldılar. Hapse atılan Türk Milliyetçilerinin çektikleri işkenceler ve maruz kaldıkları baskıların yanında, dışarıda kalan Milliyetçilerde çok sert bir manevi baskı altında kalmışlardır. 12 Eylül döneminde gerek zindanlarda gerekse normal hayatta, baskı görmeyen tek bir Türk Milliyetçisi ve Ülkücü göstermek neredeyse mümkün değildir. İhtilal sürecinde Türk Milliyetçilerinin lideri Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş, 5 yıl tutuklu kaldığı ceza evinden tahliye olduktan sonra, hiç zaman kaybetmeden Türk Milliyetçilerini yeniden toparlama ve mücadeleye kaldıkları yerden devam etmenin yolunu aramaya başlamıştır. Bu süreçte Başbuğ 3 Mayıs Türkçüler gününü �3 Mayıs Milliyetçilik Bayramı� olarak değiştirmiş ve bu tarihten sonra da gönderdiği davetiyelerde �milliyetçilik� ibaresini kullanmıştır. Bu sayede, 1944 yılında işkence ve kötü muameleye maruz kalan Türkçülerle beraber, 12 Eylül 1980 döneminde, 1944�ü aratmayacak derecede işkence ve kötü muamele gören bütün Türk Milliyetçilerinin ve Ülkücülerin aynı günde anılması sağlanılmıştır. Alparslan Türkeş, bir mülakatta kendisine yöneltilen bir soru karşısında � Türkçülük � ve � Türkçüler � kelimeleri ile ilgili olarak şunları söylemiştir. � Türkçüler derken Türkçülük ve milliyetçilik aynı anlamdadır değişik bir anlamı yok tur. Yani Türk milletini sevmek, Türk milletinin iyiliğini istemek, hakkını savunmak duygusunun adı Türk Milliyetçiliğidir. Türkçülüğün başlangıçta bundan biraz farklı bir anlamı olmuştur. Türkçülük ifadesi, daha ziyade Türkçenin eski Arapça ve Farsça kelimelerden kurtarılarak halkın konuştuğu Türkçe haline getirilmesi hareketinin adı olmuştur. Bir nevi Türkçeciliktir. Bunun içinde tabi Türklerin esaretten kurtulması, bir bayrak, bir devlet içerisinde yaşamaları fikride vardır. Daha sonraları Türkçülük, milliyetçiliğe daha yakın bir anlama gelmiştir. Bu noktada 3 Mayıs�ın neden Türkçülük günü olarak değil de Milliyetçilik Bayramı olarak kutlanmaya başlandığının tartışma konusu olması yersizdir.

3 Mayıs 1944 Türkçülük- Turancılık davasına gelinceye kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş ülküsüne bağlı Türkçülük anlayışıyla var olan bir devlet görüntüsü içerisindedir. Zira dönemin Başbakanlarından Şükrü Saraçoğlu, 4 Ağustos 1942 tarihinde mecliste yaptığı bir konuşmasında “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.” diyerek en yetkili ağızdan devletin felsefesini ortaya koymuştur. Yine o dönemde Asker ve sivil yatılı okullara alınan öğrenciler arasında aranan ilk şartın Türk olunması, yine dönemin ders kitaplarında Türkçülükle ilgili atıfların yer alması, ders kitaplarında öğrencilere Türk Birliğinin bir gün muhakkak hakikat olacağı yönünde telkinlerde bulunulması, dönemin devlet felsefesinin anlaşılması bakımından oldukça önemlidir.

Hal böyle iken, Orhun dergisinin Başyazarı Merhum Hüseyin Nihal Atsız Bey, Başbakanın Türkçülüğe olan bağlılığına inancını korumakla birlikte, Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan Hasan Ali Yücel�in Türkçülükle bağdaşmayacak icraatları karşısında Başbakanı uyarmayı kendine bir vazife olarak seçmiş ve Hasan Ali Yücel�in Bakanlık görevinden azledilmesi yönünde bir irade ortaya koymuştur. Boğaziçi Lisesi Edebiyat Öğretmenliği görevini ifşa eden, aynı zamanda şair ve yazar merhum Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saraçoğlu�na ithaf olunan iki mektup yayınlamıştır. Bu mektuplarında Atsız Bey Saraçoğlu�na özetle şunları söylemekteydi;

�Memlekette açıktan açığa komünizm propagandası yapan dergiler çıkarılmaktadır. Bu dergiler Milli Eğitim Bakanlığının emri ile ve devlet parası ile satın alınarak bütün okullara dağıtılmaktadır. Sonra Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde, Devlet Konservatuarında ve daha birçok önemli mevkilerde memleketimizi komünistleştirmek isteyen bu uğurda çaba gösteren insanlar vardır.� Nihal Atsız mektubunun bir başka bölümünde � Bursa ceza evinde hüküm giymiş bir solcu olarak bulunan Nazım Hikmet�e Milli Eğitim Bakanlığı Tarafından el altından paralar verilmektedir. Bir vatan haini olduğu bilinen Sabahattin Ali, Ankara�da Devlet Konservatuarında öğretmendir. Sanat adamı olarak yetiştirilecek gençler bu adamın tesir dairesi içerisine adeta zorla sokulmuş gibidirler.� diyerek Milli Eğitim Bakanının ihanet içerisinde olduğunu ve derhal görevden alınmasının icap ettiğini vurgulamıştır. Ben Türkçüyüm, milliyetçiyim diye meclis oturumlarında bağıran bir Başbakanın iktidarında Milli Eğitim Bakanlığı Vatan hainlerinin sığınağı haline gelmiş, komünistler devlet parasıyla beslenir olmuştu.

O tarihe kadar bir bakanın böylesine eleştirilmesi ve suçlanması görülmüş bir olay değildi. Zira başbakanı ve bakanları tenkit etmekte, takdir etmekte İnönü�ye ait bir imtiyazdı. Dolayısıyla Nihal Atsız�ın mektubu en başta İnönü�yü sarsmıştır. Hasan Ali Yücel, Cumhurbaşkanı İnönü�nün gözüne girmeyi başarmış bir şahsiyetti, bu mektuplar onu son derece telaşlandırdı. 1 Mart 1944 ve 1 Nisan 1944 tarihinde yayınlanan iki mektubun ardından kısa süren bir sessizlikten sonra, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali yücel ve Ulus gazetesi yazarlarından Falih Rıfkı Atay�ın teşvikleriyle, kendisine �vatan haini� dediği gerekçesiyle Atsız Bey, Sabahattin Ali tarafından mahkemeye verilir.

26 Nisan 1944�te Ankara�da başlayan ilk mahkeme, üniversite gençleri tarafından öylesine yoğun bir ilgi ile izlenir ki, bir söylentiye göre mahkeme heyeti bile içeriye pencerelerden girebilmiştir. Nihal Atsız Bey mahkeme heyetine; �Sabahattin Ali’den sorulsun, hıyanetini ispat edelim mi? Buna razı mı?� diye sorar, Sabahattin Ali bu sözler karşısında cevap veremeyip sessiz kalır. Mahkeme 3 Mayıs 1944 yılına ertelenir, aradan geçen kısa süre içerisinde birilerinin maskesi de gecikmeden düşecektir.

3 Mayıs 1944 günü, komünizm karşısında eyleme geçen, vatan hainlerine karşı nefretlerini haykıran ve büyük bir yürüyüş gerçekleştiren Türk milliyetçilerine karşı, Cumhurbaşkanı İnönü�nün talimatıyla kolluk kuvvetleri çok sert müdahalede bulundular. 9 Mayıs�a ertelenen duruşmanın hemen ardından hiçbir yasal gerekçe olmaksızın Hüseyin Nihal Atsız Bey tutuklanmıştır. Atsız beyin kaldığı otel didik didik arandı ve bir saat kadar sonra İstanbul polisi kaldığı eve yaptığı baskında Atsız�a ait yayınlanmamış yazıları gazeteleri, mektupları her şeyi alınmıştı. Ülke genelinde Türk Milliyetçisi olan ve Hüseyin Nihal Atsız�la ilişkisi olan birçok kişi gözetim altına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Prof. Dr Zeki Velidi Togan, Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Alparslan Türkeş gibi isimler bulunmaktaydı. Bu tutuklamaların ardından Orhun dergisi de kapatılarak Türk Milliyetçiliği tam anlamıyla susturulmak istenmiştir.

Merhum Nihal Atsız Bey�in evinde yapılan armalarda, Alparslan Türkeş�in yazmış olduğu mektuplar ve yazılar ele geçirilmiş ve akabinde Başbuğ Türkeş, görev yapmakta olduğu Erdek�te bir askeri heyet tarafından gözaltına alınarak Sıkıyönetim Kumandanlığında bir hücreye konulmuştur. Türkeş�in evinde yapılan aramalarda 500 kitap�a el konulmuş, arama yapan heyet, genç bir subayın bu kadar kıymetli kitaba sahip olmasını takdir etmiş, bununla beraber kitaplara geri iade edilmek suretiyle el koyduklarını ifade etmişler fakat kitaplar iade edilmemiştir. �Turancılık Davası�nın sonunda Alparslan Türkeş, en fazla üzüldüğü şeylerden birisinin de kitaplarını geri alamaması olduğunu ifade etmiştir.

Daracık, pis, karanlık ve berbat bir yer olan hücrede günlerce sorgulanmayı bekleyen Alparslan Türkeş, hangi suçla ilgili olarak gözaltına alındığını soran dilekçesine bir cevap alamamıştır. Tutuklandıktan 4 ay sonra sorguya çekilen Başbuğ Türkeş, gizli cemiyet kurmak la suçlanmıştır. Hücre�nin sağlıksız şartlarında, aç ve susuz bırakılmanın da tesiriyle rahatsızlanan Alparslan Türkeş, bin bir zorlukla hastaneye sevk edilmiş ve sevk sırasında vatan hainlerine bile layık görülmeyen muamelelere maruz kalmıştır. Sevk evrakının üzerine � Dikkat!… Siyasi suçludur, Irkçı ve Turancıdır, başkaları ile temas ve konuşma yapması yasaktır� yazılmıştır. İlk başta hastaneye kabul edilmeyen Türkeş, durumun başhekime bildirilmesi ile tedavi edilmiştir. Başhekim Fikri Altan, Alparslan Türkeş�e � Oğlum, Türkçülük, Turancılık diye bir suç olamaz� diyerek destek olmuş ve üzülmemesi yönünde telkinde bulunmuştur. Alparslan Türkeş�le beraber gözaltına alınanların hepsine, günlerce aç bırakılmak, dövmek, başkaların dövülmesini seyrettirmek, şakaklarına tabanca dayayarak ölümle tehdit etmek, boş kâğıtlara yazı yazdırılarak üzerlerini keyfi doldurmak suretiyle işkence uygulanmıştır.

Dava da henüz tam bir netice alınamamış, yeterli bir tahkikat yapılmamışken Dönemin Cumhurbaşkanı İnönü, 19 Mayıs bayramından halka şu şekilde seslenmiştir; � Turancılar, Tük Milletini, bütün komşuları ile onarılmaz bir surette düşman yapmak için birer tılsım bulmuşlar. Bu kadar şuursuz ve densiz fesatçılara Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için Cumhuriyet rejimi bütün tedbirlerini kullanacaktır.� Böyle bir açıklama yapma gereği duyan İnönü, Başbakan Saraçoğlu�nun söylemleri ve Almanya ile yapılan gizli antlaşmaların içerikleri göz önüne alındığında hangi ruh haliyle bu ifadeleri kullanmıştır? Devletin kuruluş felsefesi olan Türk milliyetçiliği nasıl olurda suç olarak isnat edilebilmektedir?

İnönü ve yardakçılarının tesiriyle tutuklanan 23 Türk milliyetçisi, düzeni yıkmak için örgüt kurmakla suçlanmışlar, Savcı Kemal Alöç iddianamesinde şahısları vatan haini olarak ifade etmiştir. Bu iddia namenin hazırlanmasında İnönü ve Falih Rıfkı Atay�ın tesiri daha sonra Savcının itirafıyla anlaşılmıştır.

Tutuklanan Türk milliyetçileri �tabutluk� olarak adlandırılan ve tepelerinde 1500�lük ampullerin yandığı kırk santim genişliğinde, elli santim uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton oyukların içinde olmadık işkencelere maruz kalmışlardır. Bu işkenceler sebebiyle Türk Milliyetçisi ve Türk aydını Reha Oğuz Türkkan, bir gözünü kaybederek kurtulmuştur. Tutuklananların mahkemede verdikleri ifadeler saptırılmış ve söylenmeyen kelimeler zabıtlara geçirilmiştir. Tüm iftira, yalan, dolan ve hileye rağmen 3 Mayıs 1947 deki duruşmada Askeri Yargıtay�ın verdiği kararla Türk Milliyetçileri beraat etmişlerdir. Askeri Yargıtay 23 kişi aleyhine açılan Türkçülük- Turancılık davasını haksız ve adaletsiz bularak davayı bozmuş ve Türkiye�de baskı altında kalmadan, işinin ehli olan hâkimlerin olduğu da böylece kanıtlanmıştır.

Türkçülüğüyle gurur duyan Başbakan Saraçoğlu�nun Mecliste yaptığı konuşmalar ile başlayan, Nihal Atsız Bey�in Orhun dergisinde yayınlanan mektuplarıyla alevlenerek, aleyhte açılan dava sonucu 3 Mayıs 1944 yılında Türkçülerin yürüyüşüyle devam eden bu süreç, 3 Mayıs 1947 yılında Askeri Yargıtay�ın verdiği beraat kararıyla nihayete ermiştir. 3 Mayıs günü Cumhuriyet tarihinde Türk Milliyetçilerinin ilk kez ortaya koydukları bu irade, o günden sonra artarak devam etmiş, dernekleşme, partileşme safhaları hızla aşılmış ve bugün de tüm gücüyle yaşan bir siyasi irade olarak var olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında meydana gelen bu olayda Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi, yaşam garantisi olan Türkçülük fikri, ne talihsizliktir ki dış politikada atılan yanlış adımlara kurban edilmek istenmiş fakat başarılamamıştır. Türk milliyetçiliğini karşısına alan güçler, adaleti de bu oyuna alet etmek istemişler fakat doğrunun yanında yenilmişlerdir.

Türkçülere o gün yapılan muamele, asla bir darbe olmamış bilakis Türkçülere birlik ve beraberliğin sağlandığı, bir şahlanış günü armağan etmiştir. 3 Mayıs günü, 1945 yılından bugüne kadar, Türk Milliyetçiliğini kendilerine bir yaşam felsefesi olarak benimseyenlerin adeta kurtuluş günü, zafer günü, olarak kutladıkları çok önemli bir gün olmuştur.

Bugün memleketimizin içinde bulunduğu durum iyi değerlendirildiğinde Milliyetçi bir iradeye şiddetle ihtiyaç olunduğu muhakkaktır. Bu birlik, beraberlik ve zafer gününün Tüm Türk Milliyetçilerine hayırlar getirmesi, iktidar getirmesi temennisiyle Türk Milliyetçilerinin Milliyetçilik Bayramı Kutlu Olsun�

Kaynaklar
�Alparslan Türkeş, �1944 Milliyetçilik Olayı� , Berikan Yayınevi, Ankara- 2000
�Alparslan Türkeş, � Milliyetçilik Ülkücülük Üzerine Konuşmalar� Kamer Yayınevi
�Reha Oğuz Türkkan, � Tabutluktan Gurbete�, Berikan Yayınevi, Ankara�2002
�Mustafa Özden, “Atsız ve Irkçılık ve Turancılık Olayı”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı:122, İstanbul�1997
�Semih Yalçın, �3 Mayıs Türkçüler Gününün Menşei Üzerine �, http://www.ulkuocaklari.org.tr/uh/egitim/milliyetc11.htm

___________________________________
Hakkı ŞEKERBAY / Ülkü Ocakları Genel Merkezi Eğitim Masası