Zindandan Mehmed’e Mektup

27 02 2007

Zindan iki hece Mehmetim lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’ im!
Kavuşmak mı? … Belki… Daha ölmedim!

Bir idamlık Ali vardı, asıldı
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, bir kaç günlük fasıldı.
Ondan kalan boynu bükük ve sefil;
bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Mehmed’im sevinin başlar yüksekte!
Ölsek te sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Saat beş dedi mi, Bir yırtıcı zil;
Sayım var, Maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemiyet
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!

Necip Fazıl Kısakürek





İngiliz GİZLİ BELGELERİNDE “Atatürk”

24 02 2007

G İ Z L İ Atatürk

Telgraf No: 608

İngiltere Büyükelçiliği

Ankara, 25 Kasım 1938

Aziz Lordum,

1.Size Mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin
üzüntüler içinde sunmuştum.

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve
Kemal Atatürk’ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru
yanında, bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok,
Onun kişiliği ve bu ülke insanına NE ifade ettiği Konusuna değinmeye
çalışacağım.
Hiç şüphesiz Toplumbilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve
yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların
çok azı, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki onu
tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış
yönlendirmelere neden olacaktır.

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim.
Her NE kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam DA bu
görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha
uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren
Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme
fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında
ilgi ve dikkati asla azalmamıştır.
Galiba onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu
yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya DA o konuyla
ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi.
Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden
daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında,
onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra
benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine’deki bazı Bakanlardan
DA birçok kez dinleme fırsatım oldu.

5. Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek
bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir
kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya
çalışmalıyım.

6. Sanırım bunu temelde “çift karakterlilik” olarak açıklayabiliriz. Bu
ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong’un Grey Wolf (Bozkurt)
adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip
ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış
zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın
portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları
toplamak hiç de zor olmayacaktır ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde
tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi kural
dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu
veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak,harf devrimi yaparak
ya DA fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil yüzyıllarca
acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek,
sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda
kuvveti harekete geçirip -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün
kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu
insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece
dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği
kadarını vereceği ayrıntılar.

7. Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin
dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer
almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum:
Bu DA Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün
kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma
yeteneğiydi.

8. Atatürk’ün bütün kişiliğinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı
çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların
çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır.
Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın
toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı
Ortaya koyduğu kadın hakları ve önemiyle bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene
içinde çok eşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde
harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya
koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını tanımlayan ve
göz ardı
edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi
görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece birkaç
büyük Adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok
denecek kadar azı DA gerektiğinde sizi bu Kadar rahatsız hissettirebilir.

9. Atatürk, Batı’da “yes-men” ve uzun süredir
Türkiye’de “evet efendimci” olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür
insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki
de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun
için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve
insanları için
yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu.
Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine getiremedikleri
kanısına varıyordu.

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak.
Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir
liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar
onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna
inanmıyorum. Ancak Hitler Ve Mussolini’nin tersine, devlette idari veya
yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi
yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi.
Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet
meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz.
Doğru ancak daha çok o konudan Sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti
şeklinde
karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk’ün
görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata
yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve
memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil.
Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran
belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek,
kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk’ten sonraki
Cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu
rejimin sakince sürmesi bir kriterse evet başarılı olmuştur.

11. Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem
vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon
gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı
belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu,
doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidak sahibi
bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren
barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye’nin
kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet’in dostluk
elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı Imparatorluğu’nun düşmanlarının da
bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla
tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak,
doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde
sağlanmıştır.

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine
getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda
ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine
yerleşmeyi başaramamıştı. O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile
büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve
şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha
önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı
tattırmıştır.

Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız
olduğumu bildirmekten şeref duyarım.

Percy Loraine
G İ Z L İ





MİLLİ ŞUUR VE MİLLİYETÇİLİK

22 02 2007

BasbugDünya üzerinde insan toplulukları milletler halin­de yaşamaktadırlar. Her millet kendi özelliklerini ko­rumaya, geliştirmeye gayret etmekte ve kendi toplu­luğunu diğer milletlerden daha ileri, daha yüksek, da­ha refahlı yapmaya çalışmaktadır. Milletler arasında­ki bu rekabet ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren insanların müşterek duygular halinde birleş­meleri ve müşterek bir milli şuur etrafında toplana­rak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltme şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. Milletle­rin faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplum­larını refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında Milliyetçilik şuuru ve Milliyetçilik duygusu başlıca te­sir yapan faktör olmaktadır. Milliyetçilik duygusun­dan yoksun olan bir toplumun millet manzarası gös­termesi mümkün değildir. Milliyetçilik duygusuna sa­hip olmayan, milli şuura sahip olmayan bir toplulu­ğun bir arada yaşaması mümkün değildir. Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış olay­ların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyama­dıklarını, hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendile­rine dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıklarını gör­mekteyiz.

Türk Milletinin yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk Milletini meydana getiren kişilerin teken teker milli şuur sahibi olmasına ve kalplerinin millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına bağlıdır. Bunun için milli doktrin Dokuz Işık’ın birinci ilkesi ola­rak Milliyetçiliği koymuş bulunmaktayız. Şüphesiz bu­rada bahis konusu edilen Milliyetçilik Türk Milliyetçiliğidir. Türk Milliyetçiliği ne demektir? Türk Milli­yetçiliği, Türk Milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk Milliyet­çiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk Milliyetçiliği kin ve garazı esas almayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik; milletini sev­mek, .vatanını sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. Türk Milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. Türkiye Cumhuriyeti sı­nırları içinde yaşayan ve kendisini Türk Milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşün­ce ve görüştür.

Türk Milliyetçiliği Türk Milletinin gözüyle olay­ları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade et­mektedir. İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dı­şında olsun, cereyan eden her olayın Türk Milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek ve bunun için çalışmak duygusu ve şuuru, Türk Milliyetçiliği’nin bir başka ifadesidir denilebilir. Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye’de meydana gelen gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azami ölçüde yararlanmasını istemek, meydana gelen her olayın Türkiye’ye azami ölçüde yarar sağlamasını dü­şünmek ve bunun için çaba harcamak da Türk Milli­yetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. Millet ta­rifini ele almakta Türk Milliyetçiliğini belirlemek için yarar vardır.

Türk Milleti dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk Milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış Ve bugün de aynı devletin sahibi ve aynı devletin bayrağı altında ve sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk Milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benim­seyen, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletinizi meydana getirmektedir.

Türk Milletinin tarifi bu çizilen çizgilerin dışına da taşmaktadır. Türk Milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya üzerinde geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dili konuşan Türk topluluklarının sayısı yüz yirmi milyon civarında tahmin edilmektedir. Bunların ancak üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk Milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınıfları dışında kalan Türkler de Türk Milletindendir. On­lar da Türk Milleti deyiminin içindedirler. Ancak Tür­kiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında bulunmaktadırlar. Bugün dünya üzerinde biricik bağım­sız Türk Devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti bulun’ maktadır. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerinin sahibi ve temel varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci planda ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca konuyu teşkil etmeli­dir. Türk Milletinden olmak; Türk Milletini sevmek ve Türk Devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulunmak ve Türk Milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan, herkes Türk’tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini, özentisini taşımayan, kendi­sini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen ve Türk Mil­letine, Türk Devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk’tür.

İşte Türk Milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır. Türk Milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriye­ti sınırları içinde bulunan Türklerle m i ilgilenecektir? Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne ol­malıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk Milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle dolu­dur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korun­maları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk Milliyetçiğinin şaşmaz düsturudur. Ancak Türk Milliyetçiliği Türkiye Cumhuri­yeti sınırları dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cum­huriyeti’ne zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır. Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikeye so­kacak, Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verecek durum­larda her şeyden önce dünyada biricik bağımsız Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikelerden ko­llamak ve her çeşit zarara karşı onun gözetilmesi Türk Milliyetçiliğinin esas görüşünü teşkil etmektedir.

Bugün yirminci yüzyılın son çeyreğinde dünya üzerinde insanlık büyük merhaleler kat etmiş bulun­maktadır. İnsan Hakları Beyannamesi hemen bütün devletlerce kabul edilmiş ve imzalanmıştır. Birleşmiş Milletler Anayasası bu teşkilata üye olan bütün dev­letler tarafından kabul edilmiş ve imzalanmıştır. Bu iki önemli vesikanın kabul ettiği bir insanlık ilkesi vardır. Bu insanlık ilkesi her milletin kendi kendisini idare etme hakkına sahip olduğu görüşüdür. Sel! Determinasyon denilen, her toplumun, her milletin kendi mukadderatına kendisinin hâkim olması görüşü İnsan Hakları Beyannamesinde ve Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yer almış olan mukaddes bir hak teş­kil etmektedir. Bu hakka dayanarak bugün Afrika’da ve Asya’da birçok insan toplulukları yeni devletler. Yeni milletler halinde sahneye çıkmakta, bağımsızlıklarını ilan etmektedirler. Bugüne kadar tarihte hiç bir zaman devlet olmamış, devlet kurmamış olan birçok Asyalı ve Afrikalı insan toplulukları yeni milletler. Yeni devletler halinde sömürgeci devletlerden bağımsızlıklarını almışlar ve Birleşmiş Milletlere üye olmuş bulunmaktadırlar.

Tarihte belirli bir medeniyetleri dahi kaydedilmemiş olan birçok insan toplulukları Self Determinasyon prensibine dayanarak bağımsızlıklarını alıp yeni devletler halinde hürriyetlerine kavuşurlarken Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklerin bu haklarının teslim edilmemesi nsanlık bakımından yüz kızartıcı bir durumdur. Her milletin kendi mukadderatına hâkim olmak mukaddes hakkı olduğu gibi, başka milletlerin boyunduruğu altında sömürgesi olarak yaşayan Türk topluluklarının da, İnsan Hakları Beyannamesi’nin, ön gördüğü kendi mukadderatlarına hâkim olmak “Self Determinasyon” haklarını kullanmak kutsal hakla­rdır.

Türklerin de bu haklarını ortaya koymak her şeyden evvel yüksek insanlık vazifesinin bir gereğidir. Bu bakımdan biz Türk Milliyetçiliğinin bir diğer görevi olarak başka milletlerin sömürgesi durumunda ya­şatılan Türk topluluklarına Birleşmiş Milletler Anaya­sa’sında, yer almış olan İnsan Hakları beyannamesin­de yer almış olan, Self Determinasyon hakkının tanın­masını bir insanlık vazifesi olarak ileri sürmekteyiz. Ve bunu söylemeyi bir vazife saymaktayız. Bunu söy­lememiz başka milletlere düşmanlık ifadesi değildir. Kendi milletimizin insanca yaşama haklarını istemek­tir. 1nsanca yaşama hakkı istemek bir insanlık va­zifesidir. Şimdiye kadar birçok Türk Aydınları bunu ifadeden dahi çekinmişlerdir. Burada ilan ediyorum! Kendini bilen her Türk bu gerçeği her yerde ifade et­melidir. Herkese bunu anlatmalıdır. Bahse konu olan bu Türk topluluklarını kendi sömürgeci tutumlarıyla esir olarak tutan milletlere de bunu açıkça söylemeli ve insanlık duygusuna insanlık haysiyetine aykırı olan bu davranıştan ‘onların vazgeçmesinin, her şeyden ön­ce kendilerini yükselteceğini onlara anlatmalıdır. Yur­dumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaat­leri dolayısıyla Türk Milletinin yüksek davaları çiğ­nenmiştir; zarara sokulmuştur. Türkiye’ do Turancılık görüşü hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atıl­mış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, za­rarlı bir düşünce olarak Türk Milletine tanıtılma yolu­na gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panislavizm neyse, Almanlar için Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse, İranlar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur. Ruslar için suç ve kusur olmayan, Almanlar için suç ve kusur olmayan, Yunanlılar için suç ve kusur kabul edilmeyen, Araplar için suç ve kusur kabul edilmeyen daha birçok milletler için suç ve kusur kabul edilmeyen kendi milletinden olan İnsanların kölelikten kurtulması ve yakın kültür birliği İçinde, yakın işbirliği içinde bir varlık haline gelmeleri düşüncesi, Ülküsü Türkler için neden kötü gösteriliyor? Neden bir suçmuş gibi Türk kamuoyuna takdim ediliyor? Hiç şüphesiz bunu yapanların bir kısmı kendi haris siyasi menfaatleri için Türk Milletinin bu büyük Ülküsünü istismar etmişler, kötülemişlerdir. Diğerleri ele Türk düşmanlarıdır, Yabancı kölelik rejimlerinin içimize sokulmuş kölelik tellallarıdır ki, bunların başında komünistler gelmektedir. Bunlar Turancılık düşüncesinin baş düşmanıdır. Her yerde bu fikri gülünç göstermeye, bu fikrin Türkiye için tehlikeli olduğunu göstermeye çalışarak Türk Milletinin gücünü meydana getiren milli düşünceyi tahrip etmek çabasını göstermişlerdir,

Milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kal binde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimi olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk’tür. Biz; Türk Milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi için, bu milletin haklarının daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız, İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk Milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk Milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern, en ilmi metotlarla çıkarılarak en kısa yoldan modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır. Milliyetçi­liğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla bes­lenmez. Demek ki, Türk Milliyetçiliği, Türk Milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durum­dan kurtarıp, kuvvetli, her çeşit korkudan, baskıdan uzak, şerefiyle yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern ugarlıkta en ön safa geçmiş bir hale getirmek isteği bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz olan Milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi budur.

Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilave edi­yoruz: Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk Milletidir. Türkçülük ne de­mektir? Türkçülük, Türk Milletinin hayatının her saf­hasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk gelene­ğine uygun olması ve Türk’e yararlı olması amacının, fikrinin ön planda tutulmasıdır. Türkçe konuşacağız, Türkçeyi daima her şeyin üstünde tutacağız. Yapıla­cak her işte Türklük ruhuna, Türk’ün özelliğine uygun ve Türk Milletine yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülüğün de kısaca tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız Milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.
Başbuğ Alparslan Türkeş





Lozan’dan Bir Resim

19 02 2007

Aşağıda Lozan Antlaşması sırasında çekilmiş bir orjinal fotoğraf görüyorsunuz. Resmin büyük hali için üzerine tıklayabilirsiniz.

Lozan





Türkçülük Ve Türk Birliği

17 02 2007

BasbugÜzerinde iftiralarla, yalan ve yanlışlarla dolu münakaşalar yaparak, fikir yürütmek, bilhassa 1944 ve daha sonraki yıllarda kötü bir adet haline getirilmiş olan. Türkçülük ve Türk Birliği ülküsü hakkında, bir inceleme yapmanın zamanı çoktan gelmiştir.

Türkçülüğün ve Türk Birliği ülküsünün, bir cürüm olarak kabul edilmesinden ve bu yolda büyük propagandalara girişilmesinden sonra, Türkiye/de Türk olmak ve Türkçülükten bahsetmek bile korkulacak hal olmuştu. Tanrıya şükürler olsun ki, 14 Mayıs 1950′de Türk milletinin vermiş olduğu şanlı bir kararla, meş’um tek parti zihniyeti yıkılmış ve Türkçülüğün ufku yeniden aydınlanmıştır.

“Türkçülük ne demektir” diye bir soru sorduğumuz zaman, hatırımıza gelmesi gerekli olan şeyler, bugün herkese göre değişmektedir. Çok muhtemeldir ki böyle bir soru karşısında bazı kimseler koyu bir gafletin ve adi bir menfaat taassu-bunun tahrikleri ile yaratılan propagan­daların tesiri altında Faşizmi düşünecek, diğer bazı kimse­ler de bunun ifade ettiği manadan büsbütün habersiz görünecektir. Hele gençlerin çoğunun, buna ait esaslı hiçbir şey bilmediği hakikati, önemle ele alınacak bir olay­dır. Bununla ilgili acı bir misali burada söylemeden geçe­meyeceğim. 1948 yılında Amerika’da iken genç bir arkadaşım bir gün okul kütüphanesinde “ENSiCLOPEDY BRiTANiCA’yi karıştırırken ‘Türk’ kelimesinin karşısındaki izahı da okumuş ve orada “Türkçülük denilen şovenizm ile Türklerin, yurtlarında eskiden beri yaşamakta ola Türk olmayan unsurları gücendirerek kendilerine düş­man ettiğini, bu yüzden bu yabancı unsurlarda da milli duyguların uyanarak geliştiğinin” yazılı bulunduğunu gör­ üş. Bu hususa ait hiçbir bilgisi olmayan bu genç Türk ocuğu, yukarıda bahsi geçen ifadelere inanmaktan da kendini alamamıştı. “Nasıl olur” diyordu. (“İlim yetkisi, dünyaca tanınmış bir ansiklopedinin yazdığı şeyler yan­lış olur mu?”) Bu sebepten benimle bir hayli münakaşalara da girişti. Fakat neticede, Türkçülüğün, Hıristiyan ve Müslüman bütün yabancı unsurların Türklere karşı göster­dikleri sistemli ve nankörce bir düşmanlıktan ve hıyanet­ten dolayı, Türklerin kendi varlıklarını korumak kaygısın­dan doğduğunu anlayarak kanaatini değiştirmiştir.

İşte yukarıdaki sebeplerden ötürü Türkçülüğün ne gibi bir mana ifade ettiğini ve doğuş sebeplerim kısaca izaha çalışmak faydalı olacaktır sanıyorum.

Osmanlı tarihine şöyle üstünkörü bir göz atıldığı takdirde dahi görülür ki, hiçbir zaman devletin siyasetinde ve Türk sosyal hayatında şovenizme varan bir milliyetçilik hâkim olmamıştır. Değil yalnız küçük memuriyetlere, Sadrazamlık gibi en yüksek makamlara bile her soydan insanlar getirilmiştir. Tanzimat’a kadar yurt içerisinde, diğer dinlere ve milletlere karşı, o devirlerde hiçbir mem­lekette bulunmayan ve aşın sayılabilecek olan bir müsamaha ile malul koyu bir İslamcılık hâkim olmuştur. Müslümanlığı benimsemekte o kadar ileri gidilmiştir ki, bu yüzden, Suriye ve Irak’ta, hatta Filistin ve Mısır’da sayısı milyonları aşan Türk halkı Araplaşarak, yavaş yavaş eriyip kayboldu. Türkçe her tarafta ihmal edilerek Arapça ve Farsça kelimeler kullanmak, mukaddes bir moda ve zevk haline geldi. Tanzimat’tan sonra ise, İslamcılığın yanında ortaya resmen bir Osmanlıcılık fikri çıktı. Bu fikir, çeşitli din ve milliyet taşıyan unsurların halitasından ortaya bir Osmanlı milleti çıkarmak hayali idi.

İşte bu hakikatler karşısında, Türk milletinin şovenliğin­den bahsetmek, ilmin gerektirdiği tarafsızlığa sırt çevi­rerek, adi bir garazkârlığın esiri olmaktan başka bir şey sayılmaz.

Türkler ancak, gösterdikleri sonsuz müsamahalardan ve lütuflardan sonra gördükleri sistemli düşmanlık ve hıyanetlere karşı bir reaksiyon göstermek zorunda kalmışlardır. Türkçülük ve Türk milliyetçiliği; Yunan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arnavut, Arap ve diğer unsurların milliyetçilik ve ayrılık duygularının tesiri altında, bir nefis koruması gayesi ile meydana gelmiş ve hiç bir zaman hak­sız ve tecavüzkâr olmamıştır.

Türkçülük, Türk milletinin, ilim, sanat, ziraat, iktisat, kültür ve diğer her alanda, milli gelenek ve milli bünyeye uygun bir şekilde kalkındırılması içte ve dışta her çeşit saldırganlıklara karşı korunarak hür ve müstakil, olarak yaşatılmasını hedef tutan bir ülküdür. Böyle bir ülkü, her milletin kendisi için mukaddes bir hak olduğu gibi Türk milleti için ve onu teşkil eden her fert için de en mukaddes ve en tabii bir haktır.

Türkçülüğü, her ne sebeple olursa olsun, şu veya bu şe­kilde iftira ve ithamlar altında bırakmaya kalkışmak ise, bunu yapanların en hafif bir tabirle iyi niyetinden ve Türk milletine olan sevgisinden şüphe etmeyi gerektirir. Türkçülük hakkındaki düşüncelerimizi burada özet olarak belirttikten sonra, şimdi birkaç satırla “Türk birliği” ülküsünden de bahsetmek gerekir.

Türk birliği ülküsü, yeryüzündeki bütün Türklerin bir millet ve bir devlet halinde, bir bayrak altında toplanması ülküsüdür. Bunun tahakkuku, bazı kimselere ilk bakışta imkânsız gibi görünebilir. Birçok kimseler bunu zararlı bir hayal (ütopi) olarak da vasıflandırabilir. Fakat unutmamak lazımdır ki, her hakikat önce bir hayal ile başlar. Yine hatır­lamak gerekir ki, 1919 yılında hür ve müstakil bir Türkiye kurmak için Anadolu’da dünyanın galiplerine karşı savaşa girişmek de çılgınlık ve hayal diye vasıflandırılmıştı. Fakat inanmış ve kendilerini bir ülküye vermiş olanlar, yurdu kur­tarmaya ve müstakil bir Türkiye meydana getirmeye muvaffak oldular.

Türk birliği de sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her şeyden önce Türkiye’yi korumak ve yükseltmeğe çalışmak suretiyle bir gün elbet hakikat olacaktır. Zaman zaman, hasis ve sinsi emellerin esiri bulunan bazı kimseler, bunu Türkiye’yi hemen Rusya’ya ve Türklerin yaşamakta olduk­ları diğer memleketlere taarruza ve harbe sürükleyecek bir macera fikri olarak göstermeğe yeltendiler. Türk birliği fikrini güdenleri, Türkiye’yi kudreti dışında işlere sokarak felakete yuvarlamak ve � Memleketi yıkmak için birebir çareyi� bulmuş olmakla itham ederek haklarında her çeşit iftira, hakaret ve işkenceyi reva gördüler.

Hâlbuki Türk birliği ülküsünü taşıyan, iman sahibi insan­lar, Türk milletinin sahip olduğu kudret ve imkânları, gayet iyi hesaplayabilen kimselerdi. Sahip oldukları milli şuur, fikir ve ilim kabiliyetleri, Türk milletini her türlü maceralar­dan korumak gerektiğini bilmelerine imkân sağlayacak durumda idi.

Bunların hiç birisi memleketin harbe sürüklenmesini ve bugünkü sınırlar dışında mevsimsiz olarak gayretler sarf edilmesini istemek şöyle dursun, hatırından bile geçirmi­yordu. ­

Türk birliği fikrini güdenlerin ülküsü:

1 – Önce her türlü insanlık haklarından mahrum edilmiş bulunan ve işkence ile imhasına çalışılan esir Türklerin neşriyat ve propaganda yolu ile haklarını korumak

2 – Diploması yolları ile bunlara her çeşit yardımı sağla­maya çalışmak,

3 – Arada, imkân nispetinde kültür birliği kurmağa çalışmak ve bunu kuvvetlendirmek.

4 – Esir bulunan Türk yurtlarının ayrı ayrı istiklal kazanarak, hür milletler topluluğu içinde layık oldukları yerleri almalarını sağlamaya çalışmak.

5 – Esir bulundukları ülkelerden, mülteci ve muhacir olarak gelenleri sıcak bir ilgi ile karşılayıp her çeşit yardımlarda da bulunmak gibi günün realitesi ile telifi kabil olan y hedeflere ulaşmağa çalışmaktan ibaretti. Bundan bazı uzak bir hedef olarak da, bağımsızlıklarını alacak Türk ülkelerinin, ilerde aralarında sağlam bir kültür birliği kurduktan sonra beraberce verecekleri bir ürk kararla, büyük Türk birliği meydana getirmeleri dileği gelmekte idi.

Şimdi bu düşüncelerde, Türk milleti için acaba ne gibi zarar bulunabilir? Kanaatimizce hiç bir zarar bulunan! Aksine olarak çok büyük faydalar vardır. Böyle bir halka ve bilhassa gençliğin heyecan ve hız kaynağı olup Türkiye’nin kalkındırılması için daha çok çalışmayı sağlar. Sonra, Ruslar “Panslavizm” İslav Birliği, Almanlar Pencermenizim” (Cermen Birliği) Araplar; Arap Birliği Yahudiler; Yahudi Birliği, Yunanlılar; Enosis,” diye Kıbrıs’ı isteyerek Yunan Birliği peşinde koşarlarken, Bulgarlarla, Bulgar Birliği diye Makedonya ve Trakya üzerinde iddialarda bulunurken Türklerin 60 milyonluk kendi kardeşleri arasında bir birlik kurmak istemeleri neden, günah sayılıyor? Her millet için, milli birlik kurmak mukaddes bir hak kabul edildiği halde, bu hak neden Türkler’i tanınmasın? Hele bu mukaddes hak ve dilek ne Türkiye’de, suç ve cürüm olarak karşılanıyor?.. Ve neden bu fikrin sahipleri 1944 yılında en ağır hakaretler işkencelere uğratıldı? İnsaniyetçilik ve insan haklarından hürmette kendilerini ön safta göstermeğe yeltenmiş o meşhur… Türkçülük düşmanları için her çeşit insanlarından mahrum yaşayan milyonlarca Türk’e insanı yaşamak hakkı sağlamayı dilemek, neden cürüm sayılıyor?

Türklerin yaşadığı ve Türk bayrağının şerefle dalgalandığı bu topraklarda kalpleri Türklük için çarpan kimseleri, birtakım bedhah, türlü iftira ve hakaretler tertiplenerek , Moskova’ya jurnal eder mahiyette ve kendilerine buna muhalif göstererek Moskof’ların hayrını dileyeni kimseler olarak belirten ithamlarla nasıl oluyor da fesat tertip edilebiliyorlar?

Fakat bunların hepsi boşuna gayret oldu efendiler! Boşuna gayret. Moskoflara yaranmak mümkün değildir. Ne Türkçüleri ezmeğe kalkmakla, ne yüzlerce Türk mültecisini insanlık duygularına ve devletler hukuk kaide’ aykırı olarak, öldüreceklerini bile bile Moskoflara geçmekle yaranmak mümkün olmadı.

Biz Türk birliği ülküsünü, yine şanlı bir bayrak gibilere yükselterek taşıyoruz. Bu ülkü her zamandan ziyade bugün, Türk milleti tarafından daha önemle anlaşı1maktadır. Moskoflarla arpışmamız kaçınılmaz bir kadı Onların doymak bilmez hırsları, kendi başlarını yiyecektir. Girişeceğimiz savaşta onları mutlaka yeneceğiz. Çünkü hakkı ve insanlığı müdafaa edeceğiz. Çünkü biz Türklüğün ezeli ve ebedi hakları için dövüşeceğiz. Çünkü biz � “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” parolası ile çarpışacağız…

Alparslan Türkeş





Türk Milleti ve Bağımsızlık

15 02 2007

AtatürkTürk Milleti
bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı var olmalarının yegane koşulu olarak kabul
etmiş cesur insanların torunlarıdır.Bu millet hiçbir zaman hür olmadan
yaşamamıştır,yaşayamaz ve yaşamayacaktır.Milli egemenlik öyle bir nurdur ki,
onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin
esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdur.

M. Kemal ATATÜRK





Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

11 02 2007

AtatürkAziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti: “- Geçmişte Atatürk’ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.”
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi. Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştı.

Lenin’in, Mao’nun, Enver Hoca’nın, Dimitrof’un heykellerinin yerlerde sürüklendiği, resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St. Petersburg’a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha kolay.

* * *

Eğer Türkiye’de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal’e saldırmanız elbette ki tutarlıdır.
Eğer Türkiye’nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal’e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır.
Ama “çağı yakalama” arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki – her garip şeyi yapanlara olduğu gibi – bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.

Bir bakıyorsunuz; Kültür Bakanı’nı temsilen açık oturuma katılan bir sayın konuşmacı, Kemalizmin Batı Avrupa’daki totaliter ideolojilerin etkisi altında kaldığını söylüyor. ( Çekinmese, faşistlikle suçlayacak. )
Bir bakıyorsunuz; Marksist soldan ciddi bir düşünür, “Halka sorulsaydı dil devrimini kabul eder miydi?” diye soruyor. ( Sanki referandumla devrim yapılabilirmiş gibi… )
Bir bakıyorsunuz; 60′lı yıllarda Atatürk’ün sosyalistliğini kanıtlamak için ter döken bir köşe yazarı, şimdi onu küçültmek için tüm kalem kıvraklığını kullanma telaşı içinde.
Bir bakıyorsunuz; “orijinal” olabilme uğruna, Atatürk’ü demokrasi karşıtı gösterebilmek için, kendi eğilimlerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler var.
Mustafa Kemal’i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık: Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu?
Hangi koşullarda yola çıktığını biliyoruz. Ne yapmak istediğini ise – en kıt zekâlıların bile yanlış anlayamayacağı kadar – açık söylemiş:
“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken, demokrasinin bütün geleneklerini sırası geldikçe yerine koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi değildir. Böyle bir nazariyat, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını unutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin her çeşit özgürlüğü güven altında bulunmalıdır.”
Ne yapmış?
Hiçbir şeyin devletin dışında olamadığı faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları, siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir yapıda oluşturulmuş. Totaliter bir kültürden demokratrik bir kültüre geçiş için büyük çaba sarfetmiş
Dışarıda varolmayan çoğulculuğu, tek partinin içinde adeta özendirmiş. “Devletçilik” resmi ideoloji iken, özel sektör ve liberalizm savunucuları partinin ve devletin en üst düzeylerine kadar yükselebilmişler; parti içinde ayrı bir kanat oluşturmuşlar.
Chp’ye faşist bir model getirmek isteyenleri terslemiş. Bir muhalefet partisi kurulması deneyini, – çok olumsuz koşullarda bile – kendi eliyle başlatmış.
Peki açtığı yol – tüm ihanetlere karşın – nereye varmış?
Eksikleri, yanlışları olsa da hiçbir Müslüman ülkede var olmayan bir demokrasiye!..

* * *

Bir cümle hâlâ kulaklarımda: “Cesaretim olsa, tıpkı İnce Mehmed’in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal’in de desatanını yazmak isterdim…”
Ölümünden yarım yüzyıl sonra – ve tüm ideolojik değerlerin altüst olduğu bir dünyada – eğer bir kişi hâlâ Yaşar Kemal’de ve milyonlarca insanda bu duyguları yaratabiliyorsa, hâlâ güncelse, bunun anlamı açıktır.
Bu ülkede Atatürk’ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşadıklarına inanıyorum.

Kaynak : A.Taner KIŞLALI – Cumhuriyet, 8 Mart 1992 ( Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )





Uygur Lider Samed İdam Edildi

10 02 2007

Çin Hükümeti, Doğu Türkistan İslam Hareketi kurucularından İsmail Samed’i idam etti.
İdam, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Doğu Türkistan bölgesinin başkenti konumundaki Urumçi şehrinde 8 Şubat tarihinde ve yerel saate göre saat 09:00′da gerçekleştirildi.

Samed’in eşi Buhejer, cenaze eve geldiğinde Samed’in kalbinin üzerinde bir mermi deliği gördüğünü söyledi.

Pekin’in “terörist” olarak suçladığı Doğu Türkistan İslam Hareketi grubunun kurucu üyelerinden İsmail Samed, Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistan halkının özgürlüğü için verdiği mücadeleler nedeniyle yargılanarak idama mahkum edildi.

Çin Hükümeti, Doğu Türkistan’da bağımsızlık isteyen halk üzerinde yıllardır büyük bir baskı uyguluyor. Pekin, İsmail Samed’den önce de bir çok Doğu Türkistanlı’yı idam etmişti.





Türk Dünyası…

7 02 2007


Atatürk ” Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttekifimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağı nı bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir…

Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir , özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak . Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yakınlaşmasını bekleyemeyiz . Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…”

Mustafa Kemal ATATÜRK ( 29 ekim 1933 )





İhmal Edilen Gençlik

6 02 2007

BasbugMemleket ve milletlerin bugün ve yarını için umut kaynağı olan gençlik, aynı zamanda, bir devletin devamlılık konusundaki güvenidir. Önemi büyüktür, yücedir.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, bugüne kadar ülkemizde gençlik konusu bir milli dava olarak ele alınmamış, gençliğe hizmet yolunda bir usul tespit edilmemiştir.

Türk gençliği, Türk milletinin geleceğinin biricik ümidi ve kurtuluş kaynağıdır. Bu görüşle gençleri teşkilatlandırmak memleket kalkınmasında başarılı hizmetler yapmaları için hazırlamak ve yetiştirmek gereklidir.

Bugüne kadar yöneticiler tarafından gençliğin hamle gücü değerlendirilmemiş ve gençlik gelişi güzel bir atmosfer içinde içtimai, iktisadi, siyasi, teknik imkânsızlıklar karşısında yapayalnız ve yardımsız bı­rakılmıştır.

Gençliğin ruh ve beden sağlığı büyük ölçüde ihmale uğramıştır. İyilik, doğruluk, güzellik, gerçek ülküsü ve ilmin meydana getirdiği sonuçlar sistemli bir şekilde gençliğe verilmemiş ve gençliğin temel eğitimi görüntüler ve tesadüflere dayandırılmıştır.

Devletin gençliğe ait yükümlülükleri yerine getirilmemiştir. Gençlik zümrecilik ve kaba particilik anlayışı içinde lider kadroların ülke yararına çizilmeyen dar fikir hücresine kapatılmak istenmiştir. Partiler gençliği bir bütün olarak görmek ve ana programlar düzeni içinde bu milli davayı çözümlemek yolunu seçmemiş, yabancı fikir ve siyaset akımlarının tesirinden doğacak zararlı sonuçlan düşünmemiş, gereken tedbirleri almamıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, gençliğin yetiştirilmesi kemiyet bakımından olduğu kadar, keyfiyet bakımından da yetersiz bırakılmıştır.

Gençlik, yorgun ve yıpranmış yetişkinlerin baskı ve istismarına hedef kabul edilmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen eğitimi eksik ve kusurlu olmakla beraber, genç nesillerin formasyonu yaşlı nesillerden ileridir. Yarına güvenimiz de bundan doğmaktadır. Bunu mutluluk sayarız.

Bugün dünya nüfusunun üçte biri gençlerden müteşekkildir. Bu rakam küçümsenemez, hele az gelişmiş ülkelerde ise toplam nüfusun yarısını bulmaktadır. Bu ülkelerde gençlik, toplum meseleleri ile uğraşmakta ve daha aktif bir rol oynamaya hazırlanmaktadır.

Basbuğ Alparslan Türkeş